Hacı Dursun Efendi'yle İlgili Hatıra



 İzmir, 20. 4. 2003

İsmet Hoca!

Hep araştırıyorsun, hep bir şeyler yazmak istiyorsun, sonraya hatıra kalsın. Bu vaziyette ikimize de çok rahmet okutacaksın. Hem bana hem kendine.

Zaten en güzel hizmeti kalem verir. Peygamberimiz Kur’an-ı Kerîm’i hem ezberletmiş, hem de yazdırmış.

Siz de bütün olayları yazıyorsunuz maşallah.

Bak İsmet Hoca!

Başımdan geçen bir olay var –bir hadise-:

Buradan gemiyle İstanbul’a gittik. Efendi Hz.’leri bizi Alsancak’tan yola koydu. Yolda yememiz için bize meyveler almıştı. Ruhu şâd olsun.

Benim en büyük kazancım, mürşidimin rızasını ve duasını almaktır. Himmetlerini Allah üzerimizden eksik etmesin. Amin!

Sene ‘63 veya ’64. İstanbul’dan da Trabzon’a gitmek üzere Karadeniz’e giden Trabzon vapuruna bindik. Büyük bir vapur. Karadeniz halkı da namazcı. Ön güvertede muhterem bir zât, çok güzel bir ezan okudu: İkindi ezanı. Bütün sergiler serildi. Of’lu Hacı Dursun Hocaefendi ön taraftaydı. Bu Dursun Efendi, Çarşamba’daki Şeyh Mahmut Efendi’nin eniştesi hem de hocasıdır. Bunlar şeriatçı, kaşı çatık, sert...

Sünnetler kılındı. Bu Hocaefendi:

-Benim özrüm var. Namazı kıldırabilecek birisi gelsin.

Bir efendi çıktı. Ben kıldırayım, dedi, hocayım. 

Hacı Dursun Efendi sordu:

-Ne iş yaparsın?

Muhterem “Ziraatçıyım”dedi.

-İmamlık ziraatçı işi değil, dedi. Olmaz, dedi.

Bir kişi çıktı. Ona da aynen sordu:

-Siz ne iş yaparsınız?

-Hocayım, dedi.

-Anladık hocasın, ama ne iş yaparsın?

-Bakkal!

-Hocaefendi, imamlık bakkal işi değil...

Ben çıkacağım, ama cesaret edemiyorum. Gencim, sakalım yok. Yaşım otuzlarda.

Ve çıktım. Orada ön tarafta cüppe gibi bir şey var. Ben onu hemen aldım, giyindim. Dönme niyetim yok.

-Dur bakalım genç, sen kimsin?

-Ben imamım ve imamlık işi yaparım.

-Hah, tamam! Ben de imam arıyorum zaten.

Namazı Allah’ın izniyle kıldık.

- Maşallah, güzel namaz kıldırdın!

- Güzel namazı kıldırdım. Güzellik namazda, dedim. Dinin direği olan namaz güzelin en güzelidir. Güzel olan namazı kıldırdım.

- Bak bak! Neler de bilir! Tamam, güzel, aferin!..

- Ama namaz vasıtadır, gaye değildir.

- Bana bak çocuk, ne diyorsun sen?

- Namaz, gayeye ulaştıran bir vasıtadır. Gaye, harem-i ismete girme, dosta vuslattır. O zaman ne naz kalır, ne de niyaz.

- Allah Allah! Neler biliyorsun yahu! Neler söylersin sen!?.

- Evet efendim.

Biz bu sohbete  başlayınca, halk üzerimize hücum etti. Herkes üzerimize yığıldı. Hoca efendi, halka kızdı:

- Dağılın! Sizin anlayacağınız meseleler değil bunlar.

Sırtımızı halka çevirtti. İkimiz yan yana sohbet ettik:

- Anlat bakayım, ne demek istiyorsun?

- Efendim, namazda huzur olabilmesi için, mi’raç olabilmesi için, mü’min şirk fiilinden, şirk sıfatından, şirk olan vücudundan soyunacak. Yoksa nefsinizle yaptığınız gerek ibadet, gerek ilim şirktir. Şirk-i hafîye girer.

- Çocuk döveceğim seni! (Hemen bastona sarılıyor.) Sen benim ilmimi de ibadetimi de şirke sokuyorsun.

- Vurursun tabiî! Çünkü siz, o vuranın elinde esirsiniz. Eğer mânânız söz sahibi olsaydı “Söyle evlâdım, hikmetli bir şeyler söylüyorsun...” Ne yazık ki nefsiniz söz sahibi sizde.

- Çocuk, ben sıradan birisi değilim. 40 defa hoca cemiyeti yapmış, binlerce âlim yetiştirmiş birisiyim. Sen Oflu Hacı Dursun Efendi’yi duymadın mı?

- Çok yazık etmişsin! Hani duymasaydım! Hani böyle şanın, şöhretin olmasaydı. Mütevazı, alçak gönüllü olsaydın! İlmin, iradenin, bütün varlıkların Allah’ın olduğunu bilseydin. Karşıma “Ben âlimim!” diye dikilmeseydin de mütevazı bir derviş olarak dikilseydin!

- Allah Allah! Deli edecek bu adam beni!..

- Hani bir deli olabilseydin! Varından, benliğinden geçebilseydin! Fena-yı tamda bekaya erseydin! Nefsinle ben değil de; Hak’la ben deseydin!

- Sen beni Hak’tan gayrı mı görüyorsun?

- Evet, evet! Çünkü şirk fiilin var, şirk sıfatın var, şirk vücudun var. Nefs-i emmârenin elinde bir oyuncaksın.   

- Lâ ilâhe illallah! Öldürecek beni bu adam! Döverim seni. Bastonu kafana vuracağım.

- Dedik ya, vuran var ya! Seni gazaba getiren odur. Vurursun. Peki canım, hadi bana eyvallah! Seni kızdırmaya, öfkelendirmeye ne hakkım var!

- Yok, gidemezsin bir yere! Beni yaralamışsın. Gidemezsin bir yere!..

-  Allah’tan dua ve niyaz ediyorum ki, Nasrettin Hoca’nın göle mayayı vurması gibi, belki de göle mayayı tuttururuz. Varlığından, benliğinden soyunursun.  Olursun hiç, bilirsin hiç, görürsün hiç! Suç mu işledik sana ilm-i tevhîtten, ilm-i Ledün’den haber verdikse?.. 

Ne zaman sevilen kul olacaksın da Hak diyetin olacak? “Gözümden gören, dilimden söyleyen, elimden tutan Hak’tır!” diyeceksin?

- Okudum, okudum oğlum. Tasavvuf kitapları okudum. Fenâfillah olanda olur böyle!

- Kitaptan okumakla bu olmaz. Bir kâmil mürşide varmadan olmaz.

Çok kızdı, öfkelendi. Fakat çok d hoşuna gitti. Beni kaldırmadı yanından. İkindiden akşama kadar tartıştık. Akşam namazını kıldık. Tekrar sohbet başladı.

- Biz Mekke’ye dönerek, suyla aldığımız abdestle namaz kıldık. Hocam, âşık, sâdık derviş olursak, “Âşıklar kıblesi seme vechullah!” Allah bize salât-ı daimûnu ihsan etsin.

- Amin! Allah aşkına sen beni ne yaptın yahu? Dengemi bozdun. Nerden öğrenmişsin bunları? Kimsin sen?

- Canım, can mürşidim bildirdi.

- Çabuk ne söylediyse söyle bana!

- Canım öyle kolay mı? Bir bahçeyi bellemeden, temizlemeden, taşından, kökünden temizlemeden nasıl ona tohum ekersin?

Hoca efendi, müsaade et de yemeğimizi yiyelim. Bak çocuklar bekliyorlar. Gideyim çocukların yanına. Sen de git yemeğini ye!

- Git, ama on dakikaya geleceksin.

Benim imamlık ettiğimi görünce gemiciler, hocayla sohbetime de şahit olunca bir sini yemek getirmişler çocukların yanına. Gittim, çocuklar yemiş doymuşlar, bana ayırmışlar.

On - on beş dakikada hemen döndüm. Hoca efendi de gitmiş, hemen gelmiş benden evvel. Yine sohbet başladı. Bu sefer Hoca’da bir tevazu gördüm:

- Çok bağırdım sana. Kızdım sana! Bastonu kaldırdım. Bana hakkını helâl et. Hem sana kızmaya ne hakkım vardı!..

- Yok Hocam, haklısınız, çok haklısınız. Ben size ağır sohbetler yaptım. İlminize, iradenize dokundum.  Varlığınıza, benliğinize dokundum.

- Peki, dedi Hoca efendi, sıfat zatın aynı mıdır, değil midir?

Akaid sorusu sordu Hoca efendi.

- Sıfat zâtın bir yerde aynıdır. “El vahde bilâ kesre” Kesretsiz bir vahdet!

Bir yerde sıfat zâtın gayrıdır. Tafsilat-ı Muhammediye. Hak batın, halk zahir.

Ve yine bir yerde ne ayrıdır, ne de gayrı.

Hocam, bunlar makâmâttırlar. İlm-i Ledün’le çözülür bunlar.

- Ah evlâdım! Ben bunları çok okuttum. Aynıdır diyenlere taş attık. Gayrıdır diyenlere taş attık. Demek biz yanlış mı yaptık?.. İmam-ı Âzam’ı da böyle söylediği için zindana atmışlardı. Demek onu da zâhir ulema anlamamıştı. Demek yavrum, evlâdım bunlar makâmât mıdır?

- Evet efendim! “Sıfat zâtın aynıdır” diyenler, makam-ı Ruh’ta. Vahdet makamda.

“Sıfat zâtın gayrıdır” diyenler... Bu, bir makamdır. Tafsilat-ı Muhammediyedir. Hak batın, halk zâhirdir.

“Ne aynıdır, ne gayrıdır” Muhamammedî makamda. Ehl-i sünnet vel cemaat. Kesretle vahdeti tevhît edebilme. Buna    da Kavseyn makam denir.

- Ah evlâdım, bu dersleri bana ne zaman göstereceksin? Söyle Allah aşkına mürşidin sana nasıl anlattı bunları?

O zaman mürşidim tarafından görevlendirilmişiz ders vermekle. Ama utandığımdan söyleyemedim bunu. Yatsı namazını kıldık. Gece yarısı oldu. Bırakmıyor beni. İlla “Bana anlat!” Teslim oldu.

Oturduğumuz yerde ellerini tuttum. Tövbeyi, zikri verdim. Tevhîd-i ef’ali tarif ettim.

- Ah evlâdım! Ben bunları çok okudum, ama okumakla olmazmış...

İki saat kadar uyuduk. Ve yine sabah namazda buluştuk. Namazdan sonra pöstekilerde oturduk aynen. 2 saat, 3 saat...

Hocam, üç şeyle Allah’a şirk edilir. Şirk fiilinden geçeceksin. Fail Allah bileceksin. Fena-yı ef’al, tecellî-yi ef’al, cennetü’l- ef’al zevkine erip, “Lâ fâile illallah” diyeceksin.   

O gün akşama kadar hep sohbet ettik. Fakat hiç itiraz etmedi bu sefer. Kendisine açık seçik söyledim: melâmette kişiye değil; Hakk’a biat vardır. “Habibim, sana biat edenler, bana biat ederler. Elinizin üzerindeki el, Allah’ın elidir. Yani, yed, kuvvet, kudret, ilim, irade Allah’a aittir.

Hoca efendi, hiç istemiyor yolculuk bitsin!..  İki gün iki gece çok az uyku, hep sohbet ettik. Trabzon’da vapur rıhtıma yaklaştığı zaman, onu adamları sardılar:

- Ne oldu sana?   Ne oldu sana?  

Başladı ağlamaya... Gözyaşlarıyla:

- Hocam yine görüşeceğiz inşallah!

Hoca efendi Of’a... Ben Araklı’ya gittim. Gözyaşlarıyla birbirimizden ayrıldık.

1975’te babam Hacı Muhittin Efendi, kayınpeder Hacı Tevfik Efendi, Hicaz’da buluştuk. Birileri söyledi ki: “Hacı Dursun Efendi buradadır.” Yerini öğrendik, yanına gittik. O söyleyen arkadaş, bizi Hoca Efendinin yanına getirdi.

Biraz rahatsızdı ve divanında yaslanıyordu. 4-5 kişi yanında vardı. 4-5 kişi de biz gittik. Oda doldu. Herkes elini öptü. Duasını aldı. Ben ihramlı idim. Arkada kaldım.

- O ihramlı genç neden gelmedi benim yanıma, diye seslendi.

Dedim:

- Hocam, geleceğim de kalabalık. Size zahmet etmeyeyim diye sıra bekliyorum.

Yol açıldı, yanına gittim ve elini öptüm. Gözlerime dikkatli baktı.

- Sizi bir yerden tanıyor muyum? diye sordu.

- Tanıyorsunuz Hocam.

- Söyle nerden tanıyorum? Heyecanlandırdın beni.

Oradakiler de O’nun talebeleri. Hoca efendiler, babam, H. Tevfik Efendi.

Yine dedim:

- Tanıyorsunuz Hocam.

- Söyle söyle, durma!

- Seneler önce Hocam, sizinle bir yolculuk yaptık. Vapur yolculuğu.

- Allaaah! Allaaah! Allaaah! Ben bu gözleri tanıdım. Sen benim elimi niye öpüyorsun? Ben senin elini öpeceğim. Sen İzmirli Sabri Efendisin değil mi?

- Evet!

Sarıldık birbirimize... Ve oradaki cemaate:

- Hayatta iki gün yaşadım, hoca efendiler! İki gün bir yolculuk yaptık. Bütün hayatıma bedel. Lütfen bizi ikiden ikiye bırakın.

Hizmeti eden kişiye de:

- Sen dışarıda dur, dedi.

Babamlar hayrette kaldılar. Beraberce öğlen namazını kıldık. İkindi namazını kıldık.

Bana:

- Orda 3 derste şirk var, demiştin. Birini verdin, ikisi duruyor, dedi.

Tevhîd-i ef’ali vermiştim. Tevhîd-i sıfatı ve Tevhîd-i zâtı orada birden verdim. Çok sevinmişti.

- Demek gizli şirkten böyle kurtulunur! Demek Sabri Efendim şirk fiilinden, şirk sıfatından, şirk vücudundan  böyle kurtulurmuş insan. Sana can u gönülden teslimim. Her söylediğini kabul ediyorum.

Ah evlâdım, beni öyle rahatlattın, öyle sevindirdin!.. Ölsem de gam yemem. Lâ fâile illallah beni vuslete getirir, kemâle erdirir. Allah’a sonsuz hamd ü sena. Ne kadar müteşekkir olsam az!

Gece geç vakitlere kadar bunların sohbetini yaptık. Görüştük, vedalaştık. Müsaade istedik, ayrıldık.

- Memlekete gelince bana gelecek misin? Söz ver!

- Geleceğim!

Hacdan sonra memlekete gittim. Hoca efendinin ömrü vefa etmemişti. Ruhu şâd olsun. Böyle bir hatıramız, zât-ı muhteremle geçmiştir.

Melâmette ilim, ilmullahtır. Allah ilmidir. Kesbî ilim, ilmullahın yanında hükümsüz kalır.

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Bu nice okumaktır.

İnşallah bundan sonra da müsait bir zamanda Küçükköylü Ahmet Efendiyle geçen hadisatı size anlatırım.

Selâm ve sevgilerim ve dualarım hep sizinle olsun.

Allah'a emânet olunuz.

                                                                                                                                                    Hacı Baba









Bu Sayfanın Geldiği Adres
Tasavvuf Derneği
http://www.tasavvufdernegi.com

Bu Sayfanın Adresi:
http://www.tasavvufdernegi.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=11